• Black Pinterest Icon
  • Black Instagram Icon

© 2017 by  Arif Künar

La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade “Don Quijote”

September 17, 2017

Don Quijote’yle1 tanışmamın üzerinden elli yılı aşkın bir zaman geçti. Köy Enstitüsü’nde okuyor, yaz dinlencelerini anamın yanında geçiriyordum. Bir iki tarla, küçük bir bahçe, bir inek, birkaç koyun, yaşlı bir eşek, daha anasının memesi ağzındayken çayırlarda hoplayan üç beş kuzu... bizi mutlu etmeye yetiyordu. Öyle bir mutluluk ki, avlu komşularla, onların büyüklü küçüklü çocuklarıyla dolup taşıyordu. Avlunun onur konuğu, ayrıntılı adıyla ‘La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote’ idi.

Okumaya sınırsız hevesimi bildiklerinden bana evde pek iş yaptırmıyorlardı. Yaptırsalar da beceriksiz olduğumu görüyorlardı. Benim işim okumaktı. 1952 yazının en sıcak günleriydi. Sinek girmesin diye yukarıdaki odalardan birinin bütün pencerelerini kapıyor; sıcaktı, terlemeydi demeden, saatlerce Don Quijote2 okuyordum. Romanda öyle çarpıcı, öyle güldürücü olaylarla karşılaşıyordum ki, coşkulara kapılıp, duvarların arasına sığıştıramadığım gülmelerimi avluya taşırıyordum.

Kendimi okumaya böylesine kaptırdığımı görenler sanırım bana âşık, karasevdalı, belki de deli gözüyle bakıyorlardı. Sezgi bağlamındaki bu gizli tepkiler, okumanın sonsuz yolunda ilerlememi engellemiyordu. Yine odama çekilip saatlerce okuyor, merdivenleri kahkahalarla iniyordum. Gülmelerimin merak konusu olduğunu anamın kararsız bakışlarından anlıyordum. Bir gün dayanamadım, neye güldüğümü onlara da anlattım. Anlatmakla da kalmayıp kitabın güldürücü bölümlerini onlara da okudum. Don Quijote’nin deli saçması serüvenlerini dinledikçe, özellikle yaşlılar gülmekten kırılıyorlardı. Böylece Don Quijote ‘asilzade’liğinden soyunmuş, aramıza katılmıştı. Okudukça gelişmeleri merak ediyorlar, kitabın bir yerinde de dendiği gibi, Don Quijote’yi ‘çocuklar karıştırıyor, gençler okuyor, yetişkinler anlıyor, yaşlılar alkışlıyor’du. 
Avlu nerdeyse bir tiyatro sahnesine dönmüştü. Don Quijote’nin düşünsel evreninde ilerledikçe, çevremdekilere, düşlemimde canlandırdığımız kişilerin adlarını vermeye başlamıştım. Kemikleri Rocinante’ninki gibi dışarıya fırlamış olmasa da, Rocinante3 adına tek aday eşeğimizdi. Öylesine kendimizden geçmiştik ki, kardeşler bir araya gelip gülüşerek, eşeğin karnına yağlıboya ile ‘Rosinant’ bile yazmıştık. Nedense, Don Quijote yerine koyduğumuz birini, onun soyadı olduğu sanılan ‘Quesada’ diye çağırıyorduk. Evin tek ineğini ve koyunları sağan anama birkaç gün Dulcinea dedikse de bu ad pek tutmamıştı. Bizim mahallede Sancho Panza’ya benzeyen kimse yoktu. Onu karşı mahalleden transfer ettik. Her gün, sabahları eşeğiyle tarlaya gidip akşamları evine dönen okumasız yazmasız yoksul bir çiftçi; kısa boyu, şiş göbeğiyle, çağımızda yeniden yaratılmış tam bir Sancho’ydu. Cervantes, Dulcinea (dulce: tatlı) örneğinde olduğu gibi, kişilerine ad seçerken anlamı ve ahengi nasıl göz önünde bulunduruyorsa, biz de, seçtiğimiz kişilere gelişigüzel ad vermiyorduk. Arada şiir çiziktirmelerim olduğuna göre Miguel de Cervantes Saavedra’lık da bana düşüyordu. Anamın gözünde ise ben, kendini okumaya kaptırmış ‘divane’ bir Don Quijote’ydim... Eğlentili günler çok gerilerde kaldı. O günden bu güne Don Quijote’yi yanımdan hiç ayırmadım. İspanya’ya bir gittim, bir daha başka bir ülkede tatil geçirmedim. Ellerine o güne değin tek roman almamış kişilerin nasıl olup da Don Quijote’den hoşlandıkları düşüncesi, bellek dağarcığımın bir köşesinde hep kaldı. Belli yaşlara gelip toplumları ortak ‘gülüşler’de, coşkularda, acılarda buluşturan kitaplar okudukça, sorun’un ışıklı yüzünü az çok görüyordum. Yazımda, bu yoldaki görüşlerimi kanıtlayıcı verilerle besleme yollarını edebiyat araştırmacılarına bırakarak, ‘deneme’nin yoruma elverişli özgür koşulları içinde bir sonuca varmaya çalışacağım.

Don Quijote’nin bizim insanımıza ilginç gelmesi, acaba bu romanın, Doğu anlatıları; ya da geniş bir anlatı kültürüyle beslenip Mısır’da bugünkü biçimini aldıktan sonra oradan Mağrip4 ülkelerine kadar uzayan; Endülüs Emevileri yoluyla İspanya’ya geçen Binbir Gece Masalları’yla akrabalığına bağlanabilir miydi? Araştırılıp yanıtı bulunması gereken bu ‘soru’nun, toplumlararası kültürel iletişim ağına çok şeyler kazandıracağı kanısındayım. Gücümün, belki bir ipucu olur diye, ancak Borges’in bir yorumunu anımsatmaya yeteceğini biliyorum. Doğu anlamına gelen ‘Orient’ sözcüğünü ‘or’ (altın) köküne bağlayarak açıklayan Borges, bence ‘doğunun [kültürel] zenginlikleri’ konusuna, ucunu kendi sivrilttiği altın bir çivi çakmıştır. Binbir Gece Masalları’nı bu bağlamda önemli bulduğu ‘on önemli eser’ arasında sayınca, bu ‘altın çivi’nin de değeri anlaşılıyor.

Hıristiyan Batı toplumlarının Doğu’ya düzenledikleri Haçlı Seferleri’nin (1095-1291) Avrupa’ya kazandırdığı kültürel zenginlik göz önünde bulundurulursa 196 yıl süren bu dinsel seferlere koyulmak yalnızca Kudüs’ün alınmasına, Bizans’ın Müslümanların elinden kurtarılmasına bağlanamazdı. Rönesans’ın başlangıcının bu sefer yıllarına denk düşmesi rastlantı değildir. Haçlı Seferleri öylesine bir süreçtir ki, Papa’lar zaman zaman bunun ateşini yakmışlardır. Ülkesinde bir kavgadan dolayı hüküm giyen Miguel de Cervantes Saavedra da Papa V. Pius’un Osmanlılara karşı düzenlediği art Haçlı Seferleri’nden birine katılmak üzere İtalya’ya kaçmış, 1571’de katıldığı İnebahtı Deniz Savaşı’nda sol eli sakatlanmıştır. Tutsak olarak Osmanlıların eline düşen, uzun süre Fas’ta, Cezayir’de Mağriplilerle birlikte yaşayan Cervantes, orada edindiği Doğu deneyimleriyle dünya yazınına Don Quijote gibi eşsiz bir roman kazanmıştır. İlk cildi 1719’da Life and Strange Surprising Adventures for Robinson Crusoe (Robinson Crusoe’nun Yaşamı ve Şaşırtıcı Serüvenleri) adıyla yayımlanan Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’su, Jonathan Swift’in Güliver’in Gezileri (1726), amaçları ayrı olsa da, anlatımsal yaklaşımı ve taşıdıkları ironi yönünden Don Quijote’ye yakınlık gösterir. Avrupa’da çağdaş romanın gelişiminde yerleri olan bu üç eserin uzantılarının, anlatış yöntemleri ve serüvenci kurgularıyla, geniş ölçüde Doğu öykülerinden, Binbir Gece Masalları’ndan beslendiği ileri sürülebilir. ‘Robinsonad’ diye adlandırılan serüven romanlarının buradan doğduğu bilinmektedir. Binbir Gece Masalları Fransızcaya 1704’te, İngilizceye 1830-41 yıllarında çevrildi, ama kuşkusuz Avrupa bu masalları çok önceden tanıyordu.

Don Quijote’de özellikle Doğu anlatılarının etkisi somut verilerle ortadadır. Romanda sık sık adı geçen İbn-is-Serrac, “Mağrip dilinde yazılmış ilk öykü olan ve 16. yy.’da çeşitli versiyonları yayımlanan İbn-is-Serrac ve Güzel Şerife adlı bu doğu öyküsünün kahramanıdır.” Don Quijote, “... güzel Şerife, şimdi güzel Dulcinea del Tobosso’dur,”5 diyerek Don Quijote’yle bu anlatılar arasındaki bağlantıyı belirtmiş oluyor. Kitapta adı ‘Don Quiojete’nin anlatıcısı’ olarak sıkça geçen Seyyid Hâmid Badincani ise, Don Quijote’nin kaynaklarını Doğu öykülerinde arama gerektiğine yönelik yaklaşımın gereğini güçlendiriyor. Salamanca’da öğrenimini tamamlayıp dönen Sansón Carrasco, Sancho’ya, Don Quijote’nin başından geçenlerin, La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote adıyla yayımlandığını anlatır. Don Quijote’nin, bunun ancak ‘bilge bir büyücü’ tarafından yazılabilmiş olacağını söylemesi üzerine Sancho, “Bilge ve büyücüyse, hikâyenin yazarının adı nasıl Seyyid Hâmid Patlıcan olur?”6 der. Don Quijote, Sancho’dan onu Sansón’la buluşturmasını ister. Sansón’un, ona, “Yüce kahramanlıklarınızın hikâyesini yazan Seyyid Hâmid Badincani çok yaşasın; Arapçadan bizim gündelik İspanyolcamıza çevirtme zahmetine katlanan, bütün dünyaya eğlence sağlayan meraklı, daha da çok yaşasın.” demesi üzerine, Don Quijote, “Yani benim hikâyemin yazıldığı ve yazanın Mağripli bir bilge olduğu, doğru mu?” diye sorar; Sansón da, “O kadar doğru ki, bana kalırsa bugüne kadar on iki binden fazla kitap basılmıştır; olmazsa, Portekiz, Barcelona ve Valencia’ya sorulsun; buralarda basıldılar; hatta Anvers’te bile basıldığı söyleniyor; bana öyle geliyor ki, tercüme edilmediği bir ülke, bir dil olmamalı.” diyerek, ilginç bir kurgu tekniğiyle, romanın kahramanıyla, romanın basıldığını konuşur (s. 465-467). İşin garip yanı, Don Quijote, bir yerde Seyyid Hâmid Badincani’yi çok meraklı, her konuda titiz, ne kadar küçük ve önemsiz olsa da, hiçbir ayrıntıyı atlamayan, her şeyi kaydeden, olayları kısa ve öz biçimde anlatan; dikkatsizliklerinden, kötülüklerinden ya da cehaletlerinden, meselenin önemli kısmını es geçen ciddi tarihçilerin ondan ders alması gereken örnek bir tarihçi sayarken; bir yerde de Don Quijote şöyle anlatılır: “Seyyid7 adına bakılırsa yazarının Mağripli olması onu üzüyordu; Mağripliler’in hepsi düzenbaz, sahtekâr ve palavracı olduklarından, doğru herhangi bir şey beklenemezdi kendilerinden.” (s. 466).
Don Quijote’de birer bölüm oluşturan “Münasebetsiz Meraklının hikâyesi” (I, 33-35; s. 280-318), “Esir hayatını ve başına gelenleri anlatılır” (I, 39-41; s. 338-367) vb. anlatılar bu bilgilerin ışığında okunursa, romanın Binbir Gece Masalları’na yakınlığı sezilecektir. Ne var ki, “Esirin öyküsü”nde İspanyol’la Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçmiş olan8 Süreyya arasındaki aşkın, bu masalları çağrıştıracak bir üslupta yazıldığı da görülüyor. Osmanlıcayı bilip bilmediği kesin olmasa da, Cervantes’in kalyonlarda geçen esareti boyunca bu tür öyküler dinlediği düşünülebilir. Örneğin şu kısacık alıntı bile, Şehrazat’ın, öykülerin ilginçliğini belirtirken biçimlediği üslubu andırıyor: “Emin olun yüzbaşı, bu garip hikâyeyi anlatış biçiminiz de, olayların ilginçliğini, değişikliğini aratmayacak nitelikteydi. Hepsi çok ilginç, çok tuhaf, dinleyenleri şaşırtan, hayran bırakan serüvenlerle dolu. Hikâyeniz o kadar hoşumuza gitti ki, dinlerken güneş doğacak da olsa, baştan dinlemek isterdik.” (s. 367).

Bu sözlerde, Şehrazat’ın ölümü geciktiren sözsel gücünün büyüsü sezilmiyor mu?..
Toplumlar, birbirlerinin anlatı kültürlerini çoğaltırlar. Çeviri kültürü belki de olanakları daralmış anlatılara geniş soluk aldırmak üzere doğmuştur. Ayrıca, büyük romanların geniş bir halk bilgisiyle yazıldığı biliniyor. Diliyle varlık kazanmamış bir topluluk, gerçek anlamda halk sayılamaz. Cervantes, halkını diliyle, ironisiyle, çürümüş değerlere karşı başkaldırısıyla yeniden yaratmıştır. Sıradan insanların bile Don Quijote’nin dünyasına girebilmesi, onun, halkının ruhunu evrensel insanlığa sunmasıyla açıklanabilir. Yaşar Kemal, “En büyük zekâ kalabalığın zekâsıdır” sözüyle bu gerçeği vurguluyor. Yoksa o, yargılarında hiçbir zaman halk hayalciliğine kapılmaz, ona idealistçe yaklaşmaz. Ona bunu söyleten, halka inancı, halkın yarattıklarını görmesi, destan oylumundaki bütüncül anlatısını o yaratılarla beslemiş olması. Cervantes’in Don Quijote’nin önsözünde,9 “Bunca yıldır unutuluşun sessizliği içinde uyuduktan sonra, şimdi bütün bu yılların yüküyle, böyle bir hikâyeyle karşısına çıktığımda, halk denilen eski kanun koyucu ne diyecek?” diye sorması, ondan dört yüz yıl sonra yaşayan Yaşar Kemal’i daha iyi anlamamızı sağlıyor. Cervantes, soru sormakla yetinmiyor, onun ardından, “Saman gibi kupkuru, yenilikten yoksun, üslubu güdük, kavram yoksulu bir hikâye; bilgi ve doktrinden tamamen mahrum; sayfa kenarlarında notlar, kitabın sonunda açıklamalar yok; oysa diğer kitaplar öyle, görüyorum; uydurma ve acemice olsalar bile, okuru hayran bırakan, yazarlarına okumuş, bilgili, belagatli adam şanı kazandıran alıntılarla dolular; Aristoteles’ten, Platon’dan, bütün filozoflar gürûhundan,” deyip çağının yazınsal portesini çizerken, Shakespeare gibi bir ozanın yıllar sonra, yalınlıktan yoksun bu tür eserleri zambağa benzeteceğini, ‘zambağın da çayır otundan tez çürüdüğünü’ söyleyeceğini nerden bilecekti?..

Cervantes, pastoral romanlarla, eşkıya anlatılarıyla, şövalye abartılarıyla, bayatlamış aşk söylemleriyle çürük mezar zambağına dönmüş anlatıların karşısına, ‘halk denilen eski kanun koyucu’nun bin yılların anlatı geleneğini getiriyor Don Quijote tipiyle. Cervantes ne yazacağını düşünürken, yanına gelen ‘çok esprili ve bilgili dostu’, bin sayfayı bulan romanının amacını belirtecek, anlatımsal sınırlarını şöyle çizecektir: “Önemli olan tek şey, yazılanlarda taklitten yararlanmaktır; taklit ne kadar mükemmel olursa, yazılan da o kadar iyi olacaktır. Sizin bu kitabınızın amacı, şövalyelik kitaplarının dünyadaki ve halk üzerindeki otoritesini, etkisini kırmak olduğuna göre, filozoflardan cümleler, Kutsal Kitap’tan nasihatler, şairlerden efsaneler, retorikçilerden söylevler, azizlerden mucizeler dilenmenize gerek yok; aksine, cümlelerinizin, paragraflarınızın, sade bir şekilde, anlamlı, açık, yerinde kelimelerle, fikrinizi mümkün olduğunca canlandırması, düzgün ve renkli olması için uğraşın; kavramlarınızı karmaşık, karanlık hale getirmeden anlatın. Ayrıca, hikâyenizle hüzünlü kimseleri neşelendirmeye, neşelilerin neşesini artırmaya çalışın; saf kimseleri kızdırmayın, zeki kimseleri yeniliğe hayran bırakın, ciddi kimseler küçümsemesin, ihtiyatlı kimseler de övmeyi ihmal etmesin. Kısacası, amacınız, birçok kişinin nefret ettiği, daha da fazla kişinin övdüğü bu şövalyelik kitaplarının temelsiz sanat yapısını yıkmak olsun; bunu başarırsanız, az şey başarmış olmazsınız.”10 der.

Cervantes, haksızlığa uğrayanları koruyan, sorunları çözümleyen, kadınlara kızlara kanat geren bir kır kabadayısı olan Don Quijote’nin karşısına Sancho Panza’yı çıkarır. Gerçekte, az çok mürekkep yalamış, bir ölçüde asilzadeliğe bulaşmış Don Quijote, umut verilip, kapıldığı her umutla yenilgiye uğrayan ‘halk’ı simgeleyen Sancho’yu olayların içine çeker. Roman, Don Quijote’nin de, Sancho’nun da yenilgisiyle sonuçlanır. Sonuçta Don Quijote ölür, Sancho umudunu yitirir. Doğada, insan ruhunda yitime uğrayan hiçbir şey gerçekte yitip gitmez. Don Quijote de, ardında yitmiş gibi görünen koca bir ruh dünyasını bırakmıştır. Cervantes, Don Quijote’yle, çağların biriktirdiği bağnazlığın taşlaşmış anlayışına aydınlanmanın mızrağını saplamıştır. “Yeldeğirmenleri”ni dev gibi görüp onlara saldıran, kendi bir yana, mızrağı bir yana savrulan Don Quijote’nin, “... büyücü Frestón, bu devleri değirmene çevirdi; onları yenmenin şanını elimden almak için,” diye saçmalamasını yirmi birinci yüzyılın başında bile onaylayan, beyni örümcek bağlamış kafalar var. Yalnızca yeldeğirmenlerine saldırıyla sınırlı değildir bu değerlendirme. Koyun sürüsünü düşman orduları sanan Don Quijote, “Saldırdığınız ordu değil, koyun sürüsü demedim mi?” diye onu uyaran Sancho’ya uzun nutuklar çekerken şunları söyler: “Düşmanım olan o kurnaz büyücü işte böyle yok oluverir, kılık değiştirir. Şunu bil ki Sancho, bu gibiler için, bizim gözümüze istedikleri şekilde görünmek, çok kolay bir şeydir. Peşimi bırakmayan o açıkgöz, bu savaşta kazanacağım galibiyeti görüp kıskandı ve düşman ordusunu koyun sürüsüne dönüştürdü. İnanmıyorsan, yalvarırım, dediğimi yap Sancho, o zaman dediklerimin doğru olduğunu göreceksin. Eşeğine bin ve usulca peşlerinden git; göreceksin, buradan biraz uzaklaşınca eski hallerine dönecekler, koyun olmaktan çıkıp sana tarif ettiğim gibi, etten kemikten adamlar olacaklar...” (s. 151).

Yirminci yüzyılın son yıllarında, Don Quijote’den dört yüz yıl sonra, en üst düzeydeki kişilerin karıları saraylarının arka kapılarından içeriye ‘ünlü falcılar’ı sokarken, Cervantes’in o yüce ‘kanun koyucu’nun ruhundan yarattığı insanlıktan utanmamış mıydı?..
Roman boyunca başını taştan taşa vuran, Sancho’nun hiçbir öğüdüne kulak vermeyip onu aldatışlarla ardından sürükleyen Don Quijote, kaçık görünerek kendini insanlık uğruna feda etmiş bir kır kabadayısıdır; güldürüsü acılarla beslenen koruyucu bir kabadayı...

  1. 1 O yıllarda Fransızca söylenişi ile ‘Don Kişot’ deniyordu. Reşat Nuri Güntekin’in kısaltılmış, Hamdi Varoğlu’nun tama yakın çevirisi de bu adla yayımlanmıştır. Çevirisinde Don Kişot’u İspanyolca yazımıyla (‘Don Quijote [okunuşu: Don Kihote]) ilk kullanan Bertan Onaran’dır. 
    II. 2 Eser adı Don Quijote eğik yazıyla yazılmıştır. 
    III. 3 Beygirlerin en önde geleni.
    IV. 4 Başta Fas olmak üzere, Cezayir, Tunus, Trablus... 
    V. 5 Miguel de Cervantes Saavedra, La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, Çev.: Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul - Nisan 1996 (906 S.), s. 71.
    VI. 6 Badincan İspanyolcada ‘patlıcan’ anlamına gelir. Sancho burada ‘patlıcan’ diyerek, Mağriplilerin, kuşkusuz aşağılayıcı bir nitelemeyle esmerliğini ima ediyor (s.465). Hemen ardından, Don Quijote de, “Bu bir Mağripli ismi,” diye bunu doğruluyor. 
    VII. 7 Seyyid, Arapça beyefendi demektir (s.466). 
    VIII. 8 Haçlı Seferlerine katılmak üzere Roma’ya gidecek ölçüde koyu bir Katolik olan Cervantes’in, çağının Hıristiyanlık propagandası bağlamında Süreyya’yı öyle gösterdiği düşünülebilir. 
    IX. 9 La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, s. 38. 
    10 Agy., s. 41

     

     

     

     

     

     

     

     

     

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Tanıtılan Yazılar

I'm busy working on my blog posts. Watch this space!

Please reload

Son Paylaşımlar

June 15, 2019

June 15, 2019

June 10, 2019

December 30, 2017

December 30, 2017

Please reload

Arşiv
Please reload

Etiketlere Göre Ara

I'm busy working on my blog posts. Watch this space!

Please reload

Bizi Takip Edin
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square